18 Ocak 2012 Çarşamba

Elveda Meyhaneci

Duyduk ki Arkitera, yeni gezginini arıyormuş. E biz de gezginin, seyyahın bayrak sallayanıyız. Madem öyle, ortada buluşalım diyor ve Arkitera Seyahat Bursu 2012 için hazırladığım sunumdan bir kuple spoiler veriyorum.


Tabii ilham kaynağını da belirtmezsek olmaz, hicaz makamından, güfte; Hikmet Münir, beste; Kerem Güney... Ümit Coşkun'dan dinliyoruz efendim: Elveda Meyhaneci...






Elveda meyhaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum

Aynı kadeh aynı mey
Bir tad alamıyorum
Allahım bu nasıl şey
Sarhoş olamıyorum

Ne yerde ne gökteyim
Bir garip seferdeyim
Aşık mıyım ben neyim
Sarhoş olamıyorum

Aynı kadeh aynı mey
Bir tad alamıyorum
Allahım bu nasıl şey
Sarhoş olamıyorum

Ringo'nun Gerçek Hikayesi

Nişantaşı ve Teşvikiye'nin renkli figürü Ringo'nun derli toplu hikayesi... Biraz kavramsal biraz sözlü tarihsel biraz da çocukluk anıları, ohh mis. Böylelikle Ekşi Sözlük'teki başlığıyla  Mimarlara Mektup Bülteni Aralık Sayısı'nda (sayfa 14) yayınlanan "Bir Nişantaşı İkonu Olarak 'Ringo' Efsanesi" ortaya çıkmış oldu. Güzel okumalar...

Bir Nişantaşı İkonu Olarak 'Ringo' Efsanesi

       "Günümüzde mekan kavramı, salt fiziksel bağlamıyla değil, mekanı "yaşanılan yer" yapan, sosyal, ekonomik, kültürel ve en önemlisi demografik boyutlarıyla geçmiş yaşanmışlıkları, anıları, çatışmaları, uzlaşıları, günlük yaşamın tarihini içinde barındıran ve karakteristiğiyle de bunu yansıtan bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla mekan, insan bağlamından kopuk, ondan bağımsız ve soyutlanmış şekilde düşünülemez. Hele ki içinde bu zamana kadar yaşamış tüm canlılığın belleklerini barındırıyorken…

Mekana, insan faktörü dokunduğunda ise ortaya "anı" ya da "yaşanmışlık" çıkar. İnsanların, içinde yaşadığı zamanı ve mekanı değerlendiriş, deneyimleyiş veyahut yaşayış biçimiyle duyumsaması, onların mekanlara, zaman dilimlerine, genel itibariyle de anılar ve yaşanmışlıklara bağlılığını ve bu bağlılığın derecesini belirler. kısacası görülen mekandan çok farklı bir mana ihtiva eden, "mekanları içselleştirmek" olgusunu yaratır.

Bu nedenledir ki mekanlara kolay müdahale edilemez ve edilmemelidir. Zira sadece gözün görebildiği fiziksel yapının değiştirilmesi ya da yeniden yapılandırılması ile yeni " yaşam alanları" tanımlamak olanaksızdır. Bu, esasında geçmişte millet olarak -bırakın düşünebilmeyi- hayata geçirebildiğimiz, son zamanlarda ise esamisi okunmayan çok ince bir düşünce ve saygının düşünsel manada mekandaki tezahürü niteliğindedir.

Fakat yine de mekanı anlayabilmek ve içselleştirebilmek adına orayı salt konaklama, ulaşım ya da diğer kentsel faaliyetler için kullanmamak gerekir. Tüm bu "belleğin" farkında olarak yaşamak, ve hatta orada daha evvelden yaşamış ve mekanın zihninde yer etmiş, adeta mekanla, tarihle, yaşanmışlıkla bütünleşmiş aykırı figürlere, mekanın, hiçbir kitap ya da dergide bulamayacağımız gizli, sivil tarihini anlayabilmek için bakmak gerekir.

İşte tüm bu belleğin sahip olduğu değerlere ve figürlere yılların acımasızlığında kaybolmadan gereken önemi vermek, belki de vefa bağlamında onları yad etmek gerekir.



Bahsedeceğim, muhtemelen sizlere şimdilerde masal gibi gelecek birinin, bir efsanenin hikayesi; Ringo’nun…

Kafasında hasır şapkası, kolunda hasır sepeti ile kimilerinin aylak adam, kimilerinin ise seyyah ruhlu olarak nitelendirdiği aykırı bir “beyefendi” figürüydü Ringo. Yolu Nişantaşı, Maçka ve de Teşvikiye tarafına düşenlerin muhakkak görmüş, fakat belki dikkat bile etmemiş olduğu biriydi. İnsanı en keyifsiz anında keyiflendiren gerçek ve saf bir samimiyet timsaliydi. Sokak kedilerinin babası, küçük çocukların ise oyun arkadaşı olurdu.


Teşvikiye’nin en güzel dönemlerinde yarım asır ömrünü geçirmiş bir ailenin, bu ömrün sadece 10 senelik kısmına yetişebilen belki şanslı, belki de çok şanssız bir ferdi olarak benim de hayal meyal de olsa zihnimde yer etmişliği vardır Ringo’nun. Hem nasıl etmesin, hasır şapkasıyla renkli kıyafetleriyle, güler yüzü, kibar, yardımsever yaklaşımlarıyla zihne kazınır, kedileri, kolundaki sepeti, rengârenk çiçekleri, meyveleri ile gönüllerimizin sevecen başkahramanı olurdu.

 Hiçbir derdi tasası yokmuş gibi sabahın ilk ışıklarında kolundaki meyve ve çiçek dolu sepetiyle, zamanının komşuluk ilişkilerinin sıkı sıkıya olduğu, her ırk her din her sosyal ve ekonomik yapıdan insanın büyük bir hoşgörü örneğiyle, Osmanlı kültürü ve vakurluğuyla yaşadığı, mekansal ve sosyal bağlamda henüz kapitalizmin açgözlü yıkıcı dönüşümlerini yaşamamış Teşvikiye sokaklarında dolaşırdı. Herkesi tanır, herkesle sohbet eder, her yaş grubundaki insanla da anlaşmayı ve kendini sevdirmeyi bilirdi. Tanımadığı kişilerin bile o anki halet-i ruhiyesini anlar, usulca yanına yanaşır ve o sıcacık gülümsemesiyle birlikte büyük bir kibarlıkla çiçek ya da meyve uzatırdı.

Cennetmekân dedemle sokak ortasındaki sohbetleri hep yüzümü güldürür, benim güldüğümü gören Ringo ise daha büyük bir gülümsemeyle bana meyve ikram ederdi. Başta mahallenin diğer çocukları gibi biraz çekinip korksam da sonunda kendisinin sıcak tavırlarına dayanamaz, ikram ettiği meyveyi alır ve eve dönerdim. Çocuk zihnimle Ringo’nun aramızda yaşayıp bizi kollayan gerçek bir kahraman olduğunu düşünürdüm. Biraz büyüyünce daha da iyi anlamaya başlıyordum kendisini.

Ringo’yu anlamak… Düşüncelerini, iyiliğini, dostluğunu kısacası Ringo’yu Ringo yapan her özelliğinin temelinde yatanları anlamayı öylesine arzuluyordum ki herkese sürekli onun hakkında sorular soruyordum. Büyüklerime, komşulara, bir şekilde yolu Ringo ile kesişmiş herkese; aslında kim bu adam? Nereden gelmiş? Kimi kimsesi yok mu? Bir ailesi yok mu?...

Elbette varmış. Her efsane gibi kendisinin de abartılı ve "efsane" olan hayat hikâyesinin ardında bir de gerçek olanı varmış.

Ringo, Arnavut asıllı varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. Kesin zamanı belli olmamakla birlikte Osmanlı döneminde ailesi Teşvikiye’ye taşınır. Ailesinin, Sultan Abdulmecid’in emriyle kurulan Teşvikiye mahallesinin ilk yerleşimcilerinden olduğu tahmin edilmektedir. Ailesinin ekonomik durumundan ötürü Ringo’nun varlıklı bir hayatı, oldukça geniş bir çevresi vardır. Gençken de yine herkes tarafından sevilen bir çocuktur Ringo. Bir de canından çok sevdiği bir kız olduğundan bahseder büyükler…

Yıllar içinde önce ailesini kaybetmiş, daha sonra Atatürk’ün emriyle İstanbul’u planlamaya davet edilen Henri Prost, Maçka Parkı planını yapınca planlanan park alanı üzerinde bulunan mülkünü hiçbir karşılık beklemeden devlete bırakmıştır. İlerleyen zamanlarda ise bir şekilde sevdiği kızla arasına ayrılık girmiş ve bir müddet ortadan kaybolmuştur Ringo… Bu konuda farklı hikayeler anlatılır hep. Bir hikaye, Ringo’nun sevdiğini bir trafik kazasında kaybettiğiyle ilgilidir. Diğeri ise, sevdiğinin onu terk ettiğiyle ilgili... Neyse sonra doğup büyüdüğü semte gelmiş, burayı sahiplenmiş, hayatının sonunu burada beklemiş ve 13 Kasım 2005’te hayata gözlerini yumarak bir efsane haline dönüşmüştür.

Derler ki acımasız kaderine inat, her şeyini kaybettikten sonra bile mutlu olmaya, etrafındakileri mutlu etmeye çalışan ve bu devre ait olmayan yüce gönüllü bir insandır…

Derler ki her daim cebinde bir tomar para bulunur fakat paraya pula zerre ehemmiyet vermez, sahipsizlerin sahibi, sokak kedilerinin fahri babasıdır…

Derler ki hiç kuramamış olduğu aile ve çocuk özlemindendir, küçük çocuklara ilgi duyması, onları eğlendirmesi, sepetindeki taze meyvelerden vermesi…

Ve derler ki sevdiğine bir çiçek veremeden ayrılık yaşamasındandır, üzgün ve solgun bir hanım gördüğünde sepetinden usulca çiçeğini uzatması...

Her şeyiyle efsanedir Ringo, benim efsanem, hepimizin efsanesi…
Nur içinde yat, her şey bittiğinde yukarıda bir yerlerde mutlaka bulacağım seni...

                                                                                                              Ahmet Uzun"

Türkiye Posterleri - İstanbul Serisi

Dünyaca menşur grafik tasarımcı Emrah Yücel'in  Iconisus Reklam Ajans'ı tarafından tasarlanan "Türkiye Posterleri" oldukça güzel, ziyadesiyle başarılı. Web sitesinden itinayla indiriniz, çıktı alınız, asın ve astırınız...

Şöyle de bişi yazmışlar: "Ülkemizi; Kapadokya’daki şarap mahzeninde de, Bursa’ daki İskenderci’de de, Mardin’deki hediyelik eşyacıda da aynı kalitede temsil etmek için... Dünyanın en güzel ülkesinin marka değerini yükseltmek için..."

http://www.turkiyeposterleri.com/ 





Mini Hikaye: "Kardelen"

       Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru. İstanbul’un üzerine çöken manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda. Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarlarına. Fatih’in al kanla fethettiği İstanbul beşyüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı.

       Dolmabahçe önünde son silahlı birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği manga manga tüfeklerini, tabancalarını hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığı teslim ediyordu. Birliğin sonu geldiğinde İngiliz Çavuş Şeref Yüzbaşı’ya bağırdı :
       - Sör ! Tabancanız...
       Şeref hiddetle döndü, elinin tersiyle çavuşa vuracak oldu. İngiliz Binbaşı araya girdi ve “Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi.

       Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını Yüzbaşı Şeref’e doğrulttular. Şeref “altı patlar”ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, prinç kovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittiği o mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz’i elleriyle boğabilirlerdi.

       - Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizleri 10 yıldır sabırla bekleyenlerin yanına gidin. Ama unutmayın bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Hakkınızı helal eder misiniz?

       Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve cebinde tuttuğu yuvarlak metal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi. Bekledi, bekledi... Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı ve:
       - Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım.

       Şeref’in gözlerinden hiç de istemediği halde iki damla yaş süzüldü, ellerinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu. Avuç içi kanıyordu ve daha sert bir sesle bağırarak :
       - Hakkınız helal midir bana?

       ****

       Yağmur yağıyordu. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gökgürültüsünden beter bir “Helal Olsun!” sesinden duydukları ürküntüyü üzerlerinden atamamışlardı.

       Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metre aralıklarla Şeref’i takip ediyorlardı. Neden sonra elinin kanadığını farketti. Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi ardındaki yüksek duvarın altında omuzundaki yıldızlı apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdiler.
    
  Şeref Bey sabahın yağmurlu hüznünde Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak “hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diyerek sahile indi. Oturup tekne altını onaran balıkçıyı seyre daldı. Kan çanağına dönen gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini.
       - Asker aga, asker aga ?
       - Efendim
       - Okuman, yazman var mıdır?
       - Evet. Hayrola?
       - Agam be teknenin adını yazsan olur mu?
       - Tamam. Nedir teknenin adı?
       - Kardelen
       - Sevgilinin adı mı?
       - Hee... Nerden bildin?
     
Harp Okulunda aldığı “Hat” dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref Osmanlıca ve bir kardelen şekline benzer motifle yazdı tekneye genç denizcinin sevgilisinin adını “KARDELEN”
       - Aga, kardelen mi bu şimdi? Ya aga çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben.
       - Bir gün ödersin. Nerelisin sen?
       - İnebolulu’yum. İstanbul’daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz. Rumlar lakerda mı, lekarda mı ne diyorlar. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu’ya yelken basacağım.

       *****

       Yüzbaşı Şeref Akaretler Yokuşu’ndan Osmanoğlu Konağı’na yürüdü. Konağın kapısını müstahdem açtı.
       - Şeref Beyim, hoşgelmişsin
       BJK Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Şeref konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp çatıdaki malzeme deposuna girdi. Kısa çatı camının altına oturdu. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü.
       “Affet” dedi.
       TIK... boş
       TIK... boş
       TIK... boş

       *****

       Kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip dördüncü kez tetiğe basmakta olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş bir durumda ağlamaya başladı.
       - Ne yapıyorsun sen, delirdin mi Şeref ?
       - ...
       Koltukaltından tutup Şeref’i aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler.
       “Herşey bitti” dedi Şeref.
       “Daha değil” dedi Fetgeri. “Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’u terkedip Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun’a doğru yola çıktılar”
       Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce Azraille Rus ruleti oynayan o değildi sanki. Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından. “Nasıl giderim ben de?” dedi.
       “Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan” dedi Fetgeri. Çaresiz hissetti Şeref kendini. Birden Kardelen geldi aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden. “Neden olmasın?” diye söylendi. “Dur cellalenme hemen” diyen Fetgeri’ye Kardelen’i anlattı.
       “Dostum fındık kabuğu kadar bir tekneyle gidemezsin oralara. Sakin olunuz, bir çare düşünürüz elbet” dedi Fetgeri. Artık Şeref’i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar.
       “Ha, unutmadan bu torbayı da al, lazım olur belki” dedi Fetgeri. “Nedir bu?” diye sordu Şeref. “Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı.

       *****

       Kardelen denize inmiş, yelken açmaya hazırlanırken bir sesle irkildi denizci :
       - Tayfa lazım mı?
       Gözleri ışıldadı genç denizcinin.
       - Buyur agam. Ama hayırdır, nereye?
       - Senin gittiğin yere, hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz.

       *****

       Kardelen, Anadolu Feneri’ni geçip Karadeniz’e yol alırken, Şeref erguvanlara son kez baktı. Erguvanların güzel renklerini İngilizler’e bırakıyordu.
       Yaralı elini Karadeniz’in az tuzlu temiz sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için. Fetgeri’nin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Bu bez olur diye açtı bezi ve Kardelen’in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları “Ertolhd” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. “Ah be! Fetgeri” dedi içinden ve güldü.

       *****

       Arasıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler. Ağva limanında gece demirlediler. Lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği ve erik rakısı akşam yemekleriydi. Gece denizci gence Beşiktaş’ı, Ahmet Fetgeri’yi ve bu futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan. Şeref çok içtiği rakının ardından yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı.

       Kardelen, Pazarbaşı burnunu aşmış, Karasuya doğru yelkenleri doluyordu. Kardelen’in genç reisi Asiye tüküsünü söylüyor, tekneyle yarışan yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra “Kardelenim, sevdiğim”e benzer mırıldanmalarla yavuklusunu anıyordu. Ertesi gece Akçakoca, diğer gece Amasra limanında yattılar. Yüzbaşı Şeref denizciliği de öğrenmeye başlamıştı.

       Amasra limanı çıkışı denizci hayıflandı. “Hava patlayacak agam” Şeref baktı, baktı. Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi.

       Teknedeki topun bir o yana, bir bu yana gittiğini gören Şeref başını kaldırdı. Deniz tarafı tamamen kararmıştı ama daha öğlen bile olmamıştı.
       “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?”diye sordu Şeref.
       “Agam, kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim”

       *****

       Bir süre sonra yağmur eşliğinde öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in midesi dışarı çıkarcasına istifra ediyordu. “Yelken ipinden uzak dur agam, ayağına dolanmasın” dedi genç adam. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha, bir daha. Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da bir süre sonra direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı.
       “Agam ipi sal”
       Şeref duyamadı, tekne boyunun beş katı bir dalga sancak tarfından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı.
       Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle tekneye bağlı karanlık dibe doğru hızla batıyordu. Yarım dakika dibe hızlı gidiş, ayağından çözülen iple durdu. Artık tekneden kurtulmuştu ama üzerindeki ağırlık onun yüzeye çıkmasına mani oluyordu.
       Bulanık denizde gözleri açık çırpınırken, yanından geçen beyaz birşey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan Ertolhd marka futbol topuydu.
       BJK ‘nın gol yemez kalecisi “Panter” Şeref topa doğru uzandı, uzandı...

       *****

       Kerempe Burnu’nda baygın yatan genç denizci ve yanında Ertolhd marka futbol topu dalgalarla birlikte salınıyordu. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı :
       “Agam ! Agam!”
       Yüzbaşı Şeref hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti. Topa yetişememiş ve karanlık sular onu dibe doğru sürüklemişti. Elbet Karadeniz onu Anadolu’ya verecekti.

       *****

       Mustafa Kemal’in ardından Kurtuluş mücadelesinde yer almak için Anadoluya geçen Yüzbaşı Şeref ‘ten tam 17 yıl sonra 19 Mayıs 1936’da Şeref’in takımı Beşiktaş Jimnastik Kulübü, 19 Mayıs’ta kutladığı spor gününün her yıl “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”olarak milletçe kutlanması için önerisini Atatürk’e sundu ve kabul edildi.
       Öneriyi Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına veren Ahmet Fetgeri Bey’dir.

       *****

       Ahmet Fetgeri’ye 1924 yılında bir hanım gelir ve bir torba bırakır. Ahmet bey kadının getirdiği torbadan çıkan topa bakar ve kadına sorar.
       - Nedir bu bacım?
       - İstiklal savaşında şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi.
       Ahmet bey sorar
       - Adın ne bacım?
       Kadın yanıt verir.
       “KARDELEN”

Göksel Duyum

artık blog açmak günü gelmişse blogger'dan...

durup bi bakmak lazım, acaba neler çıkacak bu kafadan?

açıkçası ben de meraklar içerisindeyim. sen bunca zaman dur, blogların en cafcaflı olduğu dönemlerde itinayla o taraklara bulaşma, wordlere notepadlere sığın, sonra tut kıyıda köşede kalmışları bi yerde toplamak adına anlık bi gaza gel, şimdi bu satırları yazıyo ol...

insanoğlu gerçekten de kuş misaliymiş.