23 Şubat 2012 Perşembe

Yaratıcılığı Körükleyen Şarkılar Dizisi vol-I

Türlere, ritimlere, zamanlara, mekanlara ve diğer her şeye takılmaksızın palas pandıras yaratıcılığı körükleyen,  bünyeyi durduk yere kıpraş kıpraş eden en gaz şarkılardan bir kuple paylaşalım:

Suhov - Exx Fuck



RJD2 - 1976



Does it offend you, yeah? - We are Rockstars



Ve muhtemelen en fantastiği, en olmazsa olmazı ve zamanında zıvanadan çıkardığı insan sayısıyla en birinci olan muhteşem eser... Ya El Yelil...


hell yeah!

3 Şubat 2012 Cuma

Erasmus Staj Hareketliliği ve Birtakım Çarpıcı Gerçekler

efendim, yeni nesil -allah sizi inandırsın- gökteki ay gibi yaldır yaldır parlıyor. böyle sürekli bir araştırmalar, soruşturmalar, bir kalıbına sığmamalar, kendini aşma çabaları içinde olmalar falan... bunlar takdire şayan hareketler. aferin.

gün be gün bu, mevzubahis içgıdıklayıcı, gönül celbedici hareketlilik konusunda aldığım "iyi de hacı abi nassı oluyo bu işler, az daha annat hele." temalı mesajlar, ekşi sözlük dışındaki sosyal mecralardan iletiler, sorunlar ve sorular, cep telefonundan gönderilen taciz dolu mesajlar, "bilgi isterük! bi gitti geldi deyu götü başı oynamasun!" şeklinde provokatif protestolar ve son olarak evimin önünde lastik yakmalar sonucunda siz, gözü ilimle irfanla belermiş genç dimağlar için yazmak boynumuzun borcu oldu diyerek ve eskilerin ''bilgi saat gibidir, talep edilmedikçe söylenmemelidir.''düsturu ile yazımıza başlayalım...

işbu yazımızda erasmus staj hareketliliğinin merak edilen tüm yönleri, karar verme sürecinden staj sonu sürecine kadar adeta bir adventure oyunu bölümlenmesiyle level level anneye anlatır gibi anlatılacaktır. buyrun başlıyoruz.

level 0- bedroom
you wake up. the room is spinning very gently round your head. or at least it would be if you could see it which you can't.
it is pitch black.
> tamam, şakaydı bu.

level 1 - karar süreci ve ön araştırma
bu levelde genç bünye bu hareketlilikten yeni haberdar olmuştur ve "aslında iyi olur lan, dur ben buna bi bakayım" demiştir. biraz daha az üşengeç olanlar ise bu işin peşine düşmüş, az biraz araştırmış, en azından bu başlığı okumuş ve okulundaki erasmus ofisinin faaliyetleri ile zihnindekileri birleştirmeye çalışmış ve ortaya çıkan zihinsel gedikleri merak eder olmuştur. aferindir, iyi etmiştir. o halde bu yola baş koymuş kararlı bir gencin başına gelecekleri yazalım biraz da.

level 2 - başvuru şekliyatı
her bişiyi iyice kafasına yerleştiren genç okulunun erasmus ofisinin yıl içinde yaptığı sınava girmek için form doldurur. bu formda bir yerlerde iki seçenek vardır biri erasmus eğitim hareketliliği ile ilgilidir. (ki genelde sadece o işaretlenir hep) diğeri ise erasmus staj hareketliliği ile. formda ikisi birden işaretlenebilir. yok "ben erasmusun eğitimini yaptım fakat bunu da yapmak istiyorum" ya da "arkadaş benim olayım sadece staj" diyorsan staj kutucuğunu işaretlersin ve büyük bir şirinlikle ofise teslim edersin. oh mis. şunu özellikle belirtmekte fayda var, normal erasmus eğitimi için izlenen başvuru süreci, staj için de birebir aynı. hatta görüldüğü gibi iç içe süreçler bunlar.

neyse, sınavdan alınan güzel bir puan ile üst sıralarda yer edilinir. ve beklemeye başlanır. sonunda okulunuzun erasmus ofisi size bir mail atar (ya da bi şekil ulaşır işte neblim) ve der ki, "staj hakkını kazandın, 1 ay içinde* ofise staj yapacağın şirketi bul, bildir ve o şirketten alacağın davet mektubunu ofise getir. complete the quest." tabi questler complete eylemekle biter mi sevgili sözlük? daha onun neleri var...

burada dikkat edilecek husus ise şudur, geniş düşünmek... ofis sizi oldukça rahat bırakmaktadır bu konuda; verilen süre içinde " ne yöntemle, nasıl bir şirket buluyosan bul, ama yeter ki bölümünle alakalı olduğuna ikna et bizi. sonuçta biz de big boss, ulusal ajansa bağlıyız hafız." şeklinde söylemler içine girer. şöyle bir düşününce, haklıdır da aslında. evet.

level 3 - staj yapılacak kurum arama
dikkat ettiysen bu level sadece "arama" üzerine. bulma değil. evet, diyelim ki yukarıda anlatılan tüm süreçleri geçtik ve artık bir kurum arama aşamasındayız. peki şimdi ne olacak? öncelikle geniş düşünmek kuralını unutmuyoruz. staj yapılacak kurum tanımı içinde ne yer alır, bunu bilmek lazım, özel şirketler, üniversiteler, üniversitelerin araştırma departmanları, bireysel çalışan meslek erbapları vs. vs. tüm bunların bilincinde olarak arama gerçekleştirilmelidir. pek tabi sonuca ulaşma süresi, yine kişinin bölümüne ve avrupa bağlantılarına göre değişkenlik gösterir fakat bu iş için yine en uygun mecra net alemidir.

pekala, nette fink atarken birkaç yer buldunuz diyelim. nasıl bir üslupla mail atacaksınız? şöyle. genel itibariyle, girişte kendinizi kısaca tanıtın, amacınızı hedefinizi kısaca yazın. net olun ve bunu hissettirin. bu erasmus staj mevzu, şirketlerce pek bilinmediğinden belki bu hareketliliği anlatan resmi siteden bir link verebilirsin. ilave olarak cv, portfolyo linki eklersin. onssonra dersin ki "hafızlar ben bu program kapsamında şirketinizde çalışmak niyetindeyim, bu süreçte sizden ekonomik bir talebim de olmayacak çünkü erasmus baba karşılıycak her bişiyimi. şeyapma, sıkıntı yapma sen." sonuna da çak best regardsı, kindly yoursu. ohh mis. kralsın coşarsın hafız. hadi bakalım...

cevab gelmedi diğmi... ehehh gelmez olm bekleme boşuna. gençliğine yazık edersin. benim lüle lüle saçlarım vardı lan, gitti şindi hepsi. neyse anlatmaya çalıştığım şey şu, bu şekilde münferit çabalar, avrupa cihetindeki kişilerin ya da kurumların dipsiz inboxlarının karanlık dehlizlerinde beline beline vurduğun mailler beyhude bir uğraştan öteye gitmez paşazadem. o yüzden o yola hiç girmemek akıl ve ruh sağlığın açısından önemli. ha ama nedir, orospuluk da olsa öğren ama yapma demiş büyükler. o şekil yani.

yani diyeceğim o ki, kendi kendine uğraşarak bir yer bulman imkansıza yakın, o nedenle gel sen okuldaki en sevdiğin hocana yanaş, olayı biraz abartarak "ya hocam ben böyle bişi kazandım, büssürü yer aradım mamafih bulamadım bi el atın bea" şeklinde onun yurtdışı bağlantılarını kullan, ya da yurt dışında eş dost bilmemkim varsa onları sok devreye. nereye gidersen git bu işler hep böyle bebeğim, acı ama gerçek. şu kavanoz dipli dünya bile tanrı'nın referansıyla dönüyor. yaa.

level 4 - kurumu bulduk, what's next?
valla helal olsun. belirlenen süre içinde bi şekilde kurumu buldun, davet mektubunu da eline aldın, koşarak ofise yetiştirdin. 10 points. peki şimdi ne olacak? ofis senden birtakım belgeler isteyecek. nedir onlar? hatırladığım kadarıyla, vize, pasaport fotokopyaları, training agreement, bir de herhangi bi bankadan kişi adına açılmış euro hesabı numarası. bunları combine etmen lazım. şöyle ki, açtırdığın euro hesap nosunu, training agreement a yazman gerekiyor. training agreement ise sana bahşedilen hibenin hesabına yatması için en elzem scroll. 6-7 sayfalık bişidir kendisi. fakat üzerinde 6-7 farklı kişiden alman gereken 6-7 imza için boşluklar vardır. giden, gönderici, ev sahibi kurum imzalamak durumundadır ilgili yerleri. yoksa sittin sene o para yatmaz. bunu uzun uzadıya anlatmayacağım, olayın mantığını kavramak için (bkz: npc memur teyzeler)

zira daha önemli bir mevzu var ki, o da euro hesabını hangi bankadan açtıracağımız. şimdi bir türk bankasından euro hesabı açtırdığınızda başınıza gelecekleri kısaca anlatayım. hesabı açtınız, banka size banka kartı falan verdi. ama türk atmlerinden doğrudan euro çekilemediğinden banka kartın hesabındaki euroyu doğrudan kullanmanı engelledi. yani hibe orada sadece euro şeklinde kız gibi yatıyo oluyo hafız. sen ona dokunmak istediğinde önce o günkü kur durumuna göre çevirmeler oluyo yurtdışından çekerken. ki bu da kesintilere sebep oluyo. uzmanı değilim. ama genel itibariyle böyle bişi var. önerim ise şu, citibank'ın öğrenciler ve iş adamları için düşündüğü global hesap. en temizi en güzeli. bu hesap uluslararası oluyo ve yurtdışındaki herhangi bir atmden doğrudan ve hiçbir kesinti olmadan euro çekebilmeyi sağlıyo. kayıt ücreti var bi 100 $ ama inan değiyo buna. neyse ayrıntıları bankadan öğrenirsin. benden bu kadar.

ee bütün belgeler/prosedürler tamam o zaman buyrun gidelim...

level 5 - ortama giriş, alışma süreci bilmemne bişiler
gittin gurbet ellere. bi alışma bi uyum süreci olacak tabi haliyle. beklentini iyi ayarla, hayal kırıklığı olmasın sonra. çekinme, gir çık, gül, sor soruştur. sevdir kendini bi şekilde. çevre yap. bunlar hep ekmek kapısı sana ilerde. unutma ki kariyerin için burdasın sen, karı kız için değil... hadi koçyiğit yardır bakalım. ayrıntılı bilgi için (bkz: #24656180) ikinci paragraf.

level 6 - dönüş durumları
staj süresince naapacağını da ben söylemeyim dimi? çalışcan hayvan gibi. bi de gezcen bol bol. sadece ot ot çalışmakla olmaz. neyse, dönerken ne yapman gerekiyor, ondan bahsedeyim. normal şartlar altında stajının sonunda erasmus ofisin senden sadece 1-2 sayfalık stajda ne yaptığına dair özet bir yazı ve staj kurumundaki danışmanının kaleminden çıkmış bir referans notu istiyor. amma velakin, bölümün gereği zorunlu staj yapmak durumundasındır, ve bu erasmus stajını da bu zorunlu staj yerine saydırmak istiyorsundur. o zaman gün be gün ne yaptığını not etmen ve stajın sonunda da danışmanına her bir sayfasını imzalatman gerekiyor ki, allah kolaylık versin hacı. sonra bu staj defterini de bölümüne sunarsın dönünce, bitirirsin oyunu. kızgın kumlardan serin sulara. oh yes.

yeter ulan yoruldum. daha sonra peyderpey yazarım eksikleri. tamam olm, bari şu lastiği söndürün artık, leş gibi koktu ortalık. püff...

18 Ocak 2012 Çarşamba

Elveda Meyhaneci

Duyduk ki Arkitera, yeni gezginini arıyormuş. E biz de gezginin, seyyahın bayrak sallayanıyız. Madem öyle, ortada buluşalım diyor ve Arkitera Seyahat Bursu 2012 için hazırladığım sunumdan bir kuple spoiler veriyorum.


Tabii ilham kaynağını da belirtmezsek olmaz, hicaz makamından, güfte; Hikmet Münir, beste; Kerem Güney... Ümit Coşkun'dan dinliyoruz efendim: Elveda Meyhaneci...






Elveda meyhaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum

Aynı kadeh aynı mey
Bir tad alamıyorum
Allahım bu nasıl şey
Sarhoş olamıyorum

Ne yerde ne gökteyim
Bir garip seferdeyim
Aşık mıyım ben neyim
Sarhoş olamıyorum

Aynı kadeh aynı mey
Bir tad alamıyorum
Allahım bu nasıl şey
Sarhoş olamıyorum

Ringo'nun Gerçek Hikayesi

Nişantaşı ve Teşvikiye'nin renkli figürü Ringo'nun derli toplu hikayesi... Biraz kavramsal biraz sözlü tarihsel biraz da çocukluk anıları, ohh mis. Böylelikle Ekşi Sözlük'teki başlığıyla  Mimarlara Mektup Bülteni Aralık Sayısı'nda (sayfa 14) yayınlanan "Bir Nişantaşı İkonu Olarak 'Ringo' Efsanesi" ortaya çıkmış oldu. Güzel okumalar...

Bir Nişantaşı İkonu Olarak 'Ringo' Efsanesi

       "Günümüzde mekan kavramı, salt fiziksel bağlamıyla değil, mekanı "yaşanılan yer" yapan, sosyal, ekonomik, kültürel ve en önemlisi demografik boyutlarıyla geçmiş yaşanmışlıkları, anıları, çatışmaları, uzlaşıları, günlük yaşamın tarihini içinde barındıran ve karakteristiğiyle de bunu yansıtan bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla mekan, insan bağlamından kopuk, ondan bağımsız ve soyutlanmış şekilde düşünülemez. Hele ki içinde bu zamana kadar yaşamış tüm canlılığın belleklerini barındırıyorken…

Mekana, insan faktörü dokunduğunda ise ortaya "anı" ya da "yaşanmışlık" çıkar. İnsanların, içinde yaşadığı zamanı ve mekanı değerlendiriş, deneyimleyiş veyahut yaşayış biçimiyle duyumsaması, onların mekanlara, zaman dilimlerine, genel itibariyle de anılar ve yaşanmışlıklara bağlılığını ve bu bağlılığın derecesini belirler. kısacası görülen mekandan çok farklı bir mana ihtiva eden, "mekanları içselleştirmek" olgusunu yaratır.

Bu nedenledir ki mekanlara kolay müdahale edilemez ve edilmemelidir. Zira sadece gözün görebildiği fiziksel yapının değiştirilmesi ya da yeniden yapılandırılması ile yeni " yaşam alanları" tanımlamak olanaksızdır. Bu, esasında geçmişte millet olarak -bırakın düşünebilmeyi- hayata geçirebildiğimiz, son zamanlarda ise esamisi okunmayan çok ince bir düşünce ve saygının düşünsel manada mekandaki tezahürü niteliğindedir.

Fakat yine de mekanı anlayabilmek ve içselleştirebilmek adına orayı salt konaklama, ulaşım ya da diğer kentsel faaliyetler için kullanmamak gerekir. Tüm bu "belleğin" farkında olarak yaşamak, ve hatta orada daha evvelden yaşamış ve mekanın zihninde yer etmiş, adeta mekanla, tarihle, yaşanmışlıkla bütünleşmiş aykırı figürlere, mekanın, hiçbir kitap ya da dergide bulamayacağımız gizli, sivil tarihini anlayabilmek için bakmak gerekir.

İşte tüm bu belleğin sahip olduğu değerlere ve figürlere yılların acımasızlığında kaybolmadan gereken önemi vermek, belki de vefa bağlamında onları yad etmek gerekir.



Bahsedeceğim, muhtemelen sizlere şimdilerde masal gibi gelecek birinin, bir efsanenin hikayesi; Ringo’nun…

Kafasında hasır şapkası, kolunda hasır sepeti ile kimilerinin aylak adam, kimilerinin ise seyyah ruhlu olarak nitelendirdiği aykırı bir “beyefendi” figürüydü Ringo. Yolu Nişantaşı, Maçka ve de Teşvikiye tarafına düşenlerin muhakkak görmüş, fakat belki dikkat bile etmemiş olduğu biriydi. İnsanı en keyifsiz anında keyiflendiren gerçek ve saf bir samimiyet timsaliydi. Sokak kedilerinin babası, küçük çocukların ise oyun arkadaşı olurdu.


Teşvikiye’nin en güzel dönemlerinde yarım asır ömrünü geçirmiş bir ailenin, bu ömrün sadece 10 senelik kısmına yetişebilen belki şanslı, belki de çok şanssız bir ferdi olarak benim de hayal meyal de olsa zihnimde yer etmişliği vardır Ringo’nun. Hem nasıl etmesin, hasır şapkasıyla renkli kıyafetleriyle, güler yüzü, kibar, yardımsever yaklaşımlarıyla zihne kazınır, kedileri, kolundaki sepeti, rengârenk çiçekleri, meyveleri ile gönüllerimizin sevecen başkahramanı olurdu.

 Hiçbir derdi tasası yokmuş gibi sabahın ilk ışıklarında kolundaki meyve ve çiçek dolu sepetiyle, zamanının komşuluk ilişkilerinin sıkı sıkıya olduğu, her ırk her din her sosyal ve ekonomik yapıdan insanın büyük bir hoşgörü örneğiyle, Osmanlı kültürü ve vakurluğuyla yaşadığı, mekansal ve sosyal bağlamda henüz kapitalizmin açgözlü yıkıcı dönüşümlerini yaşamamış Teşvikiye sokaklarında dolaşırdı. Herkesi tanır, herkesle sohbet eder, her yaş grubundaki insanla da anlaşmayı ve kendini sevdirmeyi bilirdi. Tanımadığı kişilerin bile o anki halet-i ruhiyesini anlar, usulca yanına yanaşır ve o sıcacık gülümsemesiyle birlikte büyük bir kibarlıkla çiçek ya da meyve uzatırdı.

Cennetmekân dedemle sokak ortasındaki sohbetleri hep yüzümü güldürür, benim güldüğümü gören Ringo ise daha büyük bir gülümsemeyle bana meyve ikram ederdi. Başta mahallenin diğer çocukları gibi biraz çekinip korksam da sonunda kendisinin sıcak tavırlarına dayanamaz, ikram ettiği meyveyi alır ve eve dönerdim. Çocuk zihnimle Ringo’nun aramızda yaşayıp bizi kollayan gerçek bir kahraman olduğunu düşünürdüm. Biraz büyüyünce daha da iyi anlamaya başlıyordum kendisini.

Ringo’yu anlamak… Düşüncelerini, iyiliğini, dostluğunu kısacası Ringo’yu Ringo yapan her özelliğinin temelinde yatanları anlamayı öylesine arzuluyordum ki herkese sürekli onun hakkında sorular soruyordum. Büyüklerime, komşulara, bir şekilde yolu Ringo ile kesişmiş herkese; aslında kim bu adam? Nereden gelmiş? Kimi kimsesi yok mu? Bir ailesi yok mu?...

Elbette varmış. Her efsane gibi kendisinin de abartılı ve "efsane" olan hayat hikâyesinin ardında bir de gerçek olanı varmış.

Ringo, Arnavut asıllı varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. Kesin zamanı belli olmamakla birlikte Osmanlı döneminde ailesi Teşvikiye’ye taşınır. Ailesinin, Sultan Abdulmecid’in emriyle kurulan Teşvikiye mahallesinin ilk yerleşimcilerinden olduğu tahmin edilmektedir. Ailesinin ekonomik durumundan ötürü Ringo’nun varlıklı bir hayatı, oldukça geniş bir çevresi vardır. Gençken de yine herkes tarafından sevilen bir çocuktur Ringo. Bir de canından çok sevdiği bir kız olduğundan bahseder büyükler…

Yıllar içinde önce ailesini kaybetmiş, daha sonra Atatürk’ün emriyle İstanbul’u planlamaya davet edilen Henri Prost, Maçka Parkı planını yapınca planlanan park alanı üzerinde bulunan mülkünü hiçbir karşılık beklemeden devlete bırakmıştır. İlerleyen zamanlarda ise bir şekilde sevdiği kızla arasına ayrılık girmiş ve bir müddet ortadan kaybolmuştur Ringo… Bu konuda farklı hikayeler anlatılır hep. Bir hikaye, Ringo’nun sevdiğini bir trafik kazasında kaybettiğiyle ilgilidir. Diğeri ise, sevdiğinin onu terk ettiğiyle ilgili... Neyse sonra doğup büyüdüğü semte gelmiş, burayı sahiplenmiş, hayatının sonunu burada beklemiş ve 13 Kasım 2005’te hayata gözlerini yumarak bir efsane haline dönüşmüştür.

Derler ki acımasız kaderine inat, her şeyini kaybettikten sonra bile mutlu olmaya, etrafındakileri mutlu etmeye çalışan ve bu devre ait olmayan yüce gönüllü bir insandır…

Derler ki her daim cebinde bir tomar para bulunur fakat paraya pula zerre ehemmiyet vermez, sahipsizlerin sahibi, sokak kedilerinin fahri babasıdır…

Derler ki hiç kuramamış olduğu aile ve çocuk özlemindendir, küçük çocuklara ilgi duyması, onları eğlendirmesi, sepetindeki taze meyvelerden vermesi…

Ve derler ki sevdiğine bir çiçek veremeden ayrılık yaşamasındandır, üzgün ve solgun bir hanım gördüğünde sepetinden usulca çiçeğini uzatması...

Her şeyiyle efsanedir Ringo, benim efsanem, hepimizin efsanesi…
Nur içinde yat, her şey bittiğinde yukarıda bir yerlerde mutlaka bulacağım seni...

                                                                                                              Ahmet Uzun"

Türkiye Posterleri - İstanbul Serisi

Dünyaca menşur grafik tasarımcı Emrah Yücel'in  Iconisus Reklam Ajans'ı tarafından tasarlanan "Türkiye Posterleri" oldukça güzel, ziyadesiyle başarılı. Web sitesinden itinayla indiriniz, çıktı alınız, asın ve astırınız...

Şöyle de bişi yazmışlar: "Ülkemizi; Kapadokya’daki şarap mahzeninde de, Bursa’ daki İskenderci’de de, Mardin’deki hediyelik eşyacıda da aynı kalitede temsil etmek için... Dünyanın en güzel ülkesinin marka değerini yükseltmek için..."

http://www.turkiyeposterleri.com/ 





Mini Hikaye: "Kardelen"

       Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru. İstanbul’un üzerine çöken manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda. Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarlarına. Fatih’in al kanla fethettiği İstanbul beşyüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı.

       Dolmabahçe önünde son silahlı birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği manga manga tüfeklerini, tabancalarını hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığı teslim ediyordu. Birliğin sonu geldiğinde İngiliz Çavuş Şeref Yüzbaşı’ya bağırdı :
       - Sör ! Tabancanız...
       Şeref hiddetle döndü, elinin tersiyle çavuşa vuracak oldu. İngiliz Binbaşı araya girdi ve “Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi.

       Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını Yüzbaşı Şeref’e doğrulttular. Şeref “altı patlar”ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, prinç kovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittiği o mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz’i elleriyle boğabilirlerdi.

       - Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizleri 10 yıldır sabırla bekleyenlerin yanına gidin. Ama unutmayın bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Hakkınızı helal eder misiniz?

       Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve cebinde tuttuğu yuvarlak metal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi. Bekledi, bekledi... Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı ve:
       - Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım.

       Şeref’in gözlerinden hiç de istemediği halde iki damla yaş süzüldü, ellerinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu. Avuç içi kanıyordu ve daha sert bir sesle bağırarak :
       - Hakkınız helal midir bana?

       ****

       Yağmur yağıyordu. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gökgürültüsünden beter bir “Helal Olsun!” sesinden duydukları ürküntüyü üzerlerinden atamamışlardı.

       Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metre aralıklarla Şeref’i takip ediyorlardı. Neden sonra elinin kanadığını farketti. Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi ardındaki yüksek duvarın altında omuzundaki yıldızlı apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdiler.
    
  Şeref Bey sabahın yağmurlu hüznünde Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak “hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diyerek sahile indi. Oturup tekne altını onaran balıkçıyı seyre daldı. Kan çanağına dönen gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini.
       - Asker aga, asker aga ?
       - Efendim
       - Okuman, yazman var mıdır?
       - Evet. Hayrola?
       - Agam be teknenin adını yazsan olur mu?
       - Tamam. Nedir teknenin adı?
       - Kardelen
       - Sevgilinin adı mı?
       - Hee... Nerden bildin?
     
Harp Okulunda aldığı “Hat” dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref Osmanlıca ve bir kardelen şekline benzer motifle yazdı tekneye genç denizcinin sevgilisinin adını “KARDELEN”
       - Aga, kardelen mi bu şimdi? Ya aga çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben.
       - Bir gün ödersin. Nerelisin sen?
       - İnebolulu’yum. İstanbul’daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz. Rumlar lakerda mı, lekarda mı ne diyorlar. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu’ya yelken basacağım.

       *****

       Yüzbaşı Şeref Akaretler Yokuşu’ndan Osmanoğlu Konağı’na yürüdü. Konağın kapısını müstahdem açtı.
       - Şeref Beyim, hoşgelmişsin
       BJK Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Şeref konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp çatıdaki malzeme deposuna girdi. Kısa çatı camının altına oturdu. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü.
       “Affet” dedi.
       TIK... boş
       TIK... boş
       TIK... boş

       *****

       Kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip dördüncü kez tetiğe basmakta olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş bir durumda ağlamaya başladı.
       - Ne yapıyorsun sen, delirdin mi Şeref ?
       - ...
       Koltukaltından tutup Şeref’i aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler.
       “Herşey bitti” dedi Şeref.
       “Daha değil” dedi Fetgeri. “Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’u terkedip Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun’a doğru yola çıktılar”
       Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce Azraille Rus ruleti oynayan o değildi sanki. Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından. “Nasıl giderim ben de?” dedi.
       “Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan” dedi Fetgeri. Çaresiz hissetti Şeref kendini. Birden Kardelen geldi aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden. “Neden olmasın?” diye söylendi. “Dur cellalenme hemen” diyen Fetgeri’ye Kardelen’i anlattı.
       “Dostum fındık kabuğu kadar bir tekneyle gidemezsin oralara. Sakin olunuz, bir çare düşünürüz elbet” dedi Fetgeri. Artık Şeref’i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar.
       “Ha, unutmadan bu torbayı da al, lazım olur belki” dedi Fetgeri. “Nedir bu?” diye sordu Şeref. “Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı.

       *****

       Kardelen denize inmiş, yelken açmaya hazırlanırken bir sesle irkildi denizci :
       - Tayfa lazım mı?
       Gözleri ışıldadı genç denizcinin.
       - Buyur agam. Ama hayırdır, nereye?
       - Senin gittiğin yere, hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz.

       *****

       Kardelen, Anadolu Feneri’ni geçip Karadeniz’e yol alırken, Şeref erguvanlara son kez baktı. Erguvanların güzel renklerini İngilizler’e bırakıyordu.
       Yaralı elini Karadeniz’in az tuzlu temiz sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için. Fetgeri’nin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Bu bez olur diye açtı bezi ve Kardelen’in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları “Ertolhd” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. “Ah be! Fetgeri” dedi içinden ve güldü.

       *****

       Arasıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler. Ağva limanında gece demirlediler. Lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği ve erik rakısı akşam yemekleriydi. Gece denizci gence Beşiktaş’ı, Ahmet Fetgeri’yi ve bu futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan. Şeref çok içtiği rakının ardından yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı.

       Kardelen, Pazarbaşı burnunu aşmış, Karasuya doğru yelkenleri doluyordu. Kardelen’in genç reisi Asiye tüküsünü söylüyor, tekneyle yarışan yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra “Kardelenim, sevdiğim”e benzer mırıldanmalarla yavuklusunu anıyordu. Ertesi gece Akçakoca, diğer gece Amasra limanında yattılar. Yüzbaşı Şeref denizciliği de öğrenmeye başlamıştı.

       Amasra limanı çıkışı denizci hayıflandı. “Hava patlayacak agam” Şeref baktı, baktı. Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi.

       Teknedeki topun bir o yana, bir bu yana gittiğini gören Şeref başını kaldırdı. Deniz tarafı tamamen kararmıştı ama daha öğlen bile olmamıştı.
       “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?”diye sordu Şeref.
       “Agam, kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim”

       *****

       Bir süre sonra yağmur eşliğinde öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in midesi dışarı çıkarcasına istifra ediyordu. “Yelken ipinden uzak dur agam, ayağına dolanmasın” dedi genç adam. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha, bir daha. Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da bir süre sonra direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı.
       “Agam ipi sal”
       Şeref duyamadı, tekne boyunun beş katı bir dalga sancak tarfından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı.
       Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle tekneye bağlı karanlık dibe doğru hızla batıyordu. Yarım dakika dibe hızlı gidiş, ayağından çözülen iple durdu. Artık tekneden kurtulmuştu ama üzerindeki ağırlık onun yüzeye çıkmasına mani oluyordu.
       Bulanık denizde gözleri açık çırpınırken, yanından geçen beyaz birşey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan Ertolhd marka futbol topuydu.
       BJK ‘nın gol yemez kalecisi “Panter” Şeref topa doğru uzandı, uzandı...

       *****

       Kerempe Burnu’nda baygın yatan genç denizci ve yanında Ertolhd marka futbol topu dalgalarla birlikte salınıyordu. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı :
       “Agam ! Agam!”
       Yüzbaşı Şeref hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti. Topa yetişememiş ve karanlık sular onu dibe doğru sürüklemişti. Elbet Karadeniz onu Anadolu’ya verecekti.

       *****

       Mustafa Kemal’in ardından Kurtuluş mücadelesinde yer almak için Anadoluya geçen Yüzbaşı Şeref ‘ten tam 17 yıl sonra 19 Mayıs 1936’da Şeref’in takımı Beşiktaş Jimnastik Kulübü, 19 Mayıs’ta kutladığı spor gününün her yıl “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”olarak milletçe kutlanması için önerisini Atatürk’e sundu ve kabul edildi.
       Öneriyi Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına veren Ahmet Fetgeri Bey’dir.

       *****

       Ahmet Fetgeri’ye 1924 yılında bir hanım gelir ve bir torba bırakır. Ahmet bey kadının getirdiği torbadan çıkan topa bakar ve kadına sorar.
       - Nedir bu bacım?
       - İstiklal savaşında şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi.
       Ahmet bey sorar
       - Adın ne bacım?
       Kadın yanıt verir.
       “KARDELEN”

Göksel Duyum

artık blog açmak günü gelmişse blogger'dan...

durup bi bakmak lazım, acaba neler çıkacak bu kafadan?

açıkçası ben de meraklar içerisindeyim. sen bunca zaman dur, blogların en cafcaflı olduğu dönemlerde itinayla o taraklara bulaşma, wordlere notepadlere sığın, sonra tut kıyıda köşede kalmışları bi yerde toplamak adına anlık bi gaza gel, şimdi bu satırları yazıyo ol...

insanoğlu gerçekten de kuş misaliymiş.